Diken mi Çiçek mi?

Bugün ormanda yürürken yerde büyümüş çiçeklere, bitkilere baka baka ilerliyordum. O kadar güzellerdi ki neredeyse üzerlerine basacağım diye ödüm koptu. Bir yanda narin çiçekler, bir yanda dikenler vardı. İçimden “çiçeğe mi basayım, dikene mi?” diye geçerken, refleks gibi bir cevap geldi: dikene bas.


Sonra fark ettim ki bu cevap ne kadar tanıdık… Çünkü diken, zihnimizde çoğu zaman can acıtan, sert, işe yaramaz bir şey gibi kodlanmış durumda. Oysa doğada dikenin de bir görevi, bir anlamı, bir faydası var. Kendini korur, su kaybını azaltır, küçük canlılara yuva olur, toprağı tutar, ekosistemin dengesine katkı sağlar. Yani ilk bakışta “zararlı” gibi görünen şey, aslında hayatın içinde oldukça değerli bir yere sahip olabilir.


Belki de mesele tam olarak burada başlıyor. Çocukluğumuzdan itibaren zihnimize yerleşen sayısız kodla yaşıyoruz. Örneğin inşaat sesi… Çoğumuz için “rahatsız edici”, “gürültü”, “kötü” bir ses. Evet, zorlayıcı olabilir. Ama bakış açımızı biraz değiştirsek? Müziği oluşturan en temel unsurun ses olduğunu hatırlasak? Ritim, tekrar, yoğunluk, doku… O zaman sormadan edemiyorum: İnşaat sesi de bir tür müzik olabilir mi? Dikenin canlı ve faydalı olduğunu kabul edebildiğimiz gibi, gürültü dediğimiz şeyi de başka bir yerden sevebilir miyiz?


Hayatımızı bazen olayların kendisi değil, onlara yüklediğimiz etiketler şekillendiriyor. “Bu güzel”, “bu çirkin”, “bu faydalı”, “bu gereksiz”, “ben yapamam”, “ben yazamam”… Ben uzun süre “yazamam” diyenlerden biriydim. Oysa şimdi dere kenarı, orman, çiçekler, kuş sesleri bana öyle şeyler yazdırıyor ki… Bazen kendime dönüp “içimde neler tutmuşum” diyorum. Meğer ne çok pranga takmışım kendime. Ne çok sınır çizmişim. Oysa biraz bıraktığımda, biraz izin verdiğimde, içim nasıl da kendiliğinden akıyor.


İşte tam da bu yüzden, koyduğumuz etiketlere yeniden bakmak gerektiğine inanıyorum. “Ben buyum”, “ben böyleyim”, “benden bu kadar”, “şu kötüdür”, “bu iyidir” diye kesinleştirdiğimiz her şey, belki de sadece bize öğretilmiş bir kalıptan ibaret. Peki bu kalıpların ne kadarı gerçekten bizim? Ne kadarı atalarımızdan geliyor, ne kadarı öğretmenimizden, ne kadarı anne babamızdan, kardeşimizden, çevremizden?


NLP’nin bana en kıymetli hatırlatmalarından biri şu oldu: Zihin sabit bir taş değil. Bilinçaltı değişmez gibi görünse de dönüşebilir. Yerleşmiş düşünce kalıplarını fark etmek, onları yeniden çerçevelemek, gerekirse yeni bir anlam yüklemek mümkün. Yeri geldiğinde bir çapa atmak, yeri geldiğinde yıllardır “gerçek” sandığımız bir düşünceyi dönüştürmek mümkün.


Belki de bazen hayatta yapmamız gereken şey, sadece durup kendimize şunu sormak: Ben gerçekten böyle mi düşünüyorum, yoksa bana böyle düşünmeyi mi öğrettiler?


Dikenin bile bir yararı varsa, belki yıllardır “gürültü” dediğimiz şeyin içinde de bir ritim vardır. Belki “yapamam” dediğimiz yerin altında sadece korku değil, bekleyen bir potansiyel vardır. Belki de mesele, kendimize biraz daha izin vermektir.


Bilinçaltı bir gecede değişmez belki. Ama dönüşür. Yeter ki dönüşmeye niyet edelim.


Sevgiler


Serhat Gündoğdu